<?xml version='1.0' encoding='UTF-8'?><?xml-stylesheet href="http://www.blogger.com/styles/atom.css" type="text/css"?><feed xmlns='http://www.w3.org/2005/Atom' xmlns:openSearch='http://a9.com/-/spec/opensearchrss/1.0/' xmlns:georss='http://www.georss.org/georss' xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'><id>tag:blogger.com,1999:blog-490374398684419056</id><updated>2011-07-31T01:28:08.424+03:00</updated><category term='şehir'/><category term='gezi'/><category term='Öykü'/><category term='İstanbul'/><category term='edebiyat'/><category term='kitap'/><category term='Pera'/><category term='yabancı dil'/><category term='Sahaf'/><category term='Sinema'/><category term='Jerzy Kosinsky'/><category term='Avatar'/><title type='text'>hal@iruhi</title><subtitle type='html'></subtitle><link rel='http://schemas.google.com/g/2005#feed' type='application/atom+xml' href='http://haliruhi.blogspot.com/feeds/posts/default'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/490374398684419056/posts/default?max-results=100'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://haliruhi.blogspot.com/'/><link rel='hub' href='http://pubsubhubbub.appspot.com/'/><author><name>Ruhi</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01185074946005153758</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://4.bp.blogspot.com/_1S4UiCFOhtc/S4V4BIyQxPI/AAAAAAAAAAM/w1RkyehfvC8/S220/Kopyas%C4%B1+charcaol.jpg'/></author><generator version='7.00' uri='http://www.blogger.com'>Blogger</generator><openSearch:totalResults>9</openSearch:totalResults><openSearch:startIndex>1</openSearch:startIndex><openSearch:itemsPerPage>100</openSearch:itemsPerPage><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-490374398684419056.post-8946358781650505620</id><published>2010-03-10T11:00:00.001+02:00</published><updated>2010-03-10T11:12:30.656+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Öykü'/><title type='text'>Aynalı Sahne 2</title><content type='html'>Takılmıştı ya bir kere, günün bu saatinde ne işim var diye sormadan kendime, ilaç niyetine parlatacaktım iki kadehcik, ama müptela değildim aslında, yazarken herşey olabilirdim, bir kertenkelenin kuyruğu ya da rus cenginde çağanoz bir zamanlar, hassas teraziyle değil ya varsın  çıksın ellerimden, harflerle dost, noktalama işaretleriyle ahbap olduğumdan, Aynalı Meyhane’de kimse yoksa karşımda içecek, o zaman Alfabeyi alırım karşıma diyerek girdim içeri, çıngırak öttü, başlar kalktı. Aynalı Meyhanenin paşası kımıldamadı. Gündüz gündüz burunların kırmızı olduğu belli oldu içeri sızan ışıkla. Dört masa girişte dört masa yukarda, hepi topu buydu, minissimo bir meyhaneydi Aynalı; adı muhtelif yerlerine serpilmiş aynalarından gelirdi, bir tür oto kontrol, Barba daha yeter içtin hadi demeden kızaran suratına bir bakışla aynada anlardın gitme zamanı geldiğini, Barba derdi ki adam gibi için burnunuzla değil, az için ama hep için, çok yaşayın ama hep yaşayın ya da yaşamak için için.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Arife tarif gerekmez misali Barba hemen dizdi el çabukluğu marifetle masayı, anasonlu Tekirdağ suyuna beyaz peynir, kavun, ciğeri ahbap ediverdi şıpın işi, Grazie Mille Barba ! diyince sanki kendisi değilmiş gibi “Seni gidi kefere” diyiverdi şen şakrak, yan masadan bir kadeh kalktı, Salute !, işte bu doğal akışı seviyordum, dubleyi kaldırdım ve  yuvarladım, yuvarladım, yuvarladım, elimde bir top oldu atlaslardan koparılmış, bir baktım üç adımda Afrika’nın kapısındayım, yavaş… yavaş dedim yavaş rakı şişesinde balık olmadan iç biraz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir kaset verdim Barba’ya, buradaki herkes şiirden anlardı, yoksa vermezdim yabancı ellerde olsam, kasetteki ozan bana kitaplarını imzalamıştı, dört ya da beş kitabın kapağına ayrı ayrı doğaçlama şiir yazmıştı, işte onun şiiri dedim, Barba “bilirim Paşam ! bilirim!” diyince, Aynalı Meyhane’nin Paşası kımıldadı adı bir cümlede geçti diye, gözlerinde kimsenin bilmediği hikayeler vardı. İçeri bir rüzgar esti Barba teybin tuşuna dokundu… Rüzgarın müziği esti, önce müzik yerleşti hepimizin karşısındaki boşluğa, sonra mısralar yudumladı kadehleri, ben burda anmasam olmaz duyduğumu, yoldaşımız, sofra ahbabımız olduğundan, üstat dediki : “Çatal matal kaç çataldım kim bilir / bin dereden bir kendimi getirdim / haydan gelip huya giden bir huysuz / heyheyler içinde bir heydim / belkim yedi belkim sekiz belaydım” Ozan böyle diye dursun Aynalı Meyhane’nin şiir seven sakinleri kendi dünyalarına dalıverdiler, Paşa’nın oturduğu yere baktım, kımıldadı, kadehini kaldırdı, “Üç yıldızlı bir albaydı gökyüzü / karşısında önüm açık gezerdim!” diye inletti ortalığı, saygımız var kabilinden başımızla bir jest yaptık, sonunda Paşa konuşunca anladımki Aynalı Meyhane’de benim de mesaim tamamlandı, dediğim gibi iki kadehçik devirmişim hepsi bu,  kalktım, yolum hangi durağa çıkacaktı bilmeden, Arrivederci  Millet ! dedim, aynadaki ve gerçekteki kırmızı burunlarla bir göz kontağı kurdum ve Barba’nın “Adios !” diyen sesini sokağa çıkardım. Sesler, sesler arasında her köşe başından çıkan bir tanıdığa rastladım&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/490374398684419056-8946358781650505620?l=haliruhi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://haliruhi.blogspot.com/feeds/8946358781650505620/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=490374398684419056&amp;postID=8946358781650505620&amp;isPopup=true' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/490374398684419056/posts/default/8946358781650505620'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/490374398684419056/posts/default/8946358781650505620'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://haliruhi.blogspot.com/2010/03/aynal-sahne-2.html' title='Aynalı Sahne 2'/><author><name>Ruhi</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01185074946005153758</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://4.bp.blogspot.com/_1S4UiCFOhtc/S4V4BIyQxPI/AAAAAAAAAAM/w1RkyehfvC8/S220/Kopyas%C4%B1+charcaol.jpg'/></author><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-490374398684419056.post-1856716633398616796</id><published>2010-03-08T10:50:00.001+02:00</published><updated>2010-03-08T10:53:31.990+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='kitap'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Sahaf'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Jerzy Kosinsky'/><title type='text'>Sahaflarda</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_1S4UiCFOhtc/S5S6zwFnmnI/AAAAAAAAACI/zCHXHM5UYcM/s1600-h/book2.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 200px; height: 143px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_1S4UiCFOhtc/S5S6zwFnmnI/AAAAAAAAACI/zCHXHM5UYcM/s200/book2.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5446183247642335858" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kitap okuma serüvenimin yapı taşlarıdır sahafiye dükkanları. Okunmuş kitapların satır aralarında benden önce başka gözlerin dolaşmış olduğunu bilmek, kitabın bir yerinde o kişiye özgü bir işaret görmek ve elbet altı çizilmiş satırlara rastlamak yeni bir kitap okumaktan daha ilginç gelir bana. Bu nedenle yolum sık sık sahaflara düşer, Kadıköy, Galatasaray, Beyazıt ya da tek tük semt aralarındaki sahaflara… Her seferinde kafamda bir ana menü olur, oldu da menüye uyabildim ne ala, yoksa şefin tavsiyesi de olur, netice olarak sahaftan kitap almak başka bir şeydir, bir arayıştır, bir arayışın hikayesidir, hangi kitapla eve döneceğim tesadüfe bağlıdır, bu da bir hikayedir, kitapları çok seven onlarla hayatını özdeşleştiren birinin arayışının hikayesidir ki burda o hikayenin bugüne tekabül eden bir parçasını anlatacağım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Güneşin cemalini gösterdiği erken bir sonbahar günüydü, bu nedenle çok fena aldanarak hafif giysilerle çıktım dışarıya, daha burnumu çıkarır çıkarmaz, havanın kaloriferli evden göründüğü gibi olmadığını anladım ama alışırsın ilk anda soğuk gelmiştir dedim  ama yol boyunca kabanlı, kaşkollu, kasketli tekmil kışlık donanımlı şehir sakinlerini gördükçe onları sıcak tutan giysiler içinde gördükçe alışmak bir yana daha fazla üşüyormuşum gibi geldi. Her şeye rağmen sahilin caddeden daha soğuk olduğunu bilmeme rağmen Şaşkın’dan sahile geldim, denizi gördüm ki denizi görmeliydim bugün en azından denizi bir kez sobelemeliydim, denizi gördüm ve bir ateş alıp Cadde Bostan’dan caddeye çıktım yine, sahilin rüzgarı ince kıyafetimin içinden vücüduma işlemişti. İstikameti Kadıköy’e çevirdim ve sarı minibüsle Altı Yola geldim..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Boğanın önünde toplanmış Fenerbahçeliler arasından Moda Sinemasına doğru yürüdüm ve pasajdaki sahaflara bir göz attım, dikkatimi çekecek hiçbir kitaba rastlamadım dükkanların önündeki tezgahlarda. Sonra Kadıköy’e doğru yürüdüm. İlk girdiğim sahaftan iki kitap aldım, Italo Calvino’dan on üç kısa öyküyü sunan Zor Sevdalar, yazar on üç kısa serüvende hemen hemen bir kadınla bir erkeğin birbirlerini sevmelerine rağmen nasıl bir araya gelemediklerini anlatır, nedense tanıdık geldi, okunmak için başucumda sırasını bekleyen diğer iki Italo Calvino kitabının yanında yerini alacak. Sonra, son adamım Jerzy Kosinski’nin 1969 E yayınlarından basılmış Adımlar kitabını buldum ki Jerzy bu kitapla Amerika’nın en önemli edebiyat ödülü olan National Book Award’ı kazanmıştır. Jerzy Kosinski’nin kitaplarıyla evimin yakınındaki semt kütüphanesinde tanışmıştım, ilk önce Boyalı Kuş ki yazarın zirvesi olup verdiği evrensel mesajın gücü ve etkisi dikkate alındığında her kesin en az bir kere okuması gereken bir romandır, sonra Bir Yerde’yle tanışmıştım bir yanlış anlaşılma üstüne kurulmuş bu son derece özgün roman sinemaya uyarlanmış ve Being there adlı filmde Peter Sellers ana karakter Chance’i oynamıştı, şu sıralar on yıl önce piyasaya sürülmüş bu filmi arıyorum. Şimdi Çelik Bilye’yi okuyorum, mükemmel bir kurguyla yazılmış bu romanda plaklarıyla efsane haline gelmiş ama kimliği bilinmeyen, kimliğini herkesden gizleyen gizemli bir rock şarkıcısını arayan onu ortaya çıkarmaya çalışan bir müzik öğrencisi ve eski bir bestecinin hikayesini anlatır, rock dünyasının yıldızları tarihi bir resmi geçit yaparken gizemli şarkıcının hikayesi bir tür detektifvari bir kurgu ve akıcılıkla anlatılır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir yazarın bir kitabı beni bir başka kitabına götürüyorsa, o yazarla yıldızımız uyuşmuş, iyi arkadaş olmuşuz demektir, zamanla bu arkadaşlık dostluğa dönüşür ve zaman zaman kütüphaneden o yazarın sadık bir okuru olarak okunmuş kitaplar alınır, tekrar baştan okunur ya da bazı bölümler okunur ama unutulmaz. Böyle anlaştığım yakın bulduğum yazarların bütün kitaplarını birden okurum, işte Jerzy Kosinski bir şekilde Boyalı Kuş’la başladığım okuma serüvenimde hayatıma girdi, sahaflarda her bulduğum kitabında arka kapaktaki resmi dikkatimi çeker, biraz karanlık, ürpertici, derinliği olan bir yüz ifadesi, insan o resmin sahibi yazarın aklından geçenleri düşünür ve eğer Boyalı Kuş romanını okumuşsanız ki ciddi şiddet sahneleri içerir, o sahneleri kurgulayan beyinle bu fotoğrafta görülen yazar arasında bir paralellik bulmaya çalışırsınız ister istemez, çok çalkantılı bir hayat yaşamış olduğunu düşündürür insana, Orta Avrupa’da ikinci dünya savaşını görmüş bir çocukluğun ve Yeni bir dünya’da tutunmaya çalışan bir göçmenin yaşadığı gerçekliğin bunda rol oynadığı açıktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aldığım kitaplar bu kadarla kalmadı, başka bir sahaftan Hakan Şenocak’ın Sevgili Nefret adlı öykü kitabını aldım, ilk kez okuyacağım yazarın Kaçak Yayın edebiyat dergisinde bir röportajını okumuştum.Sonra yeni kitap satan bir kitabevine giriyorum, aklımda belirli bir kitap yok, Paul Auster’in yanında P harfiyle başladığı için yer alan İngiliz Partick McGrath adlı yazarla tanışıyorum, O Zamanki ve Şimdiki Manhattan’dan öyküler başlığıyla yazdığı Hayalet Şehir adlı kitabıyla ilk kez Türkçeye çevrilen yazarın kitabının arka kapağındaki açıklama kitabı almama yetiyor. O sırada Hasan Ali Toptaş’ın  Gölgesizler adlı kitabını görüyorum, bir tek kitabı var ve orda yalnızca bir adet  duruyor, yazar uzun zamandır aklımda olan bir yazardır, ilk sayfayı okur okumaz kitabı okuyabileceğimi düşünüyorum, ama, bir başka sefere bırakıyorum okunacak kitap sayısı kabarık olduğundan ve başka bir serüvenin kahramanı olmasını istediğimden… Ve kitap arayışımın hikayesine tekabül eden bir günün hikayesinin sonuna geliyorum, elimde kitaplar rotamı eve doğru çevirirken, yalancı güneşin etkisini tamamen kaybettiğini, soğuktan ellerimin sızladığını hissediyorum, kitaplardan aldığım sıcaklık da yetmiyor, hafif giysilerimle iyice üşüyorum…&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/490374398684419056-1856716633398616796?l=haliruhi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://haliruhi.blogspot.com/feeds/1856716633398616796/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=490374398684419056&amp;postID=1856716633398616796&amp;isPopup=true' title='4 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/490374398684419056/posts/default/1856716633398616796'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/490374398684419056/posts/default/1856716633398616796'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://haliruhi.blogspot.com/2010/03/sahaflarda.html' title='Sahaflarda'/><author><name>Ruhi</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01185074946005153758</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://4.bp.blogspot.com/_1S4UiCFOhtc/S4V4BIyQxPI/AAAAAAAAAAM/w1RkyehfvC8/S220/Kopyas%C4%B1+charcaol.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_1S4UiCFOhtc/S5S6zwFnmnI/AAAAAAAAACI/zCHXHM5UYcM/s72-c/book2.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>4</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-490374398684419056.post-5555780054315679553</id><published>2010-03-06T11:44:00.002+02:00</published><updated>2010-03-06T11:49:05.148+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Öykü'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Pera'/><title type='text'>Aynalı Sahne</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_1S4UiCFOhtc/S5Ikp409G7I/AAAAAAAAACA/ituGjRNjsG8/s1600-h/kandinsky1%5B1%5D.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 200px; height: 138px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_1S4UiCFOhtc/S5Ikp409G7I/AAAAAAAAACA/ituGjRNjsG8/s200/kandinsky1%5B1%5D.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5445455201492081586" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Puslu bir bahar günü ağzımda az önce tüttürdüğüm piponun tadıyla sokağa kendimi attığımda hiç ama hiç bir planım yoktu nereye gideceğime dair, sadece çıkmak istiyordum, hayat yolunu gösterecekti bana…Bir gün önce branda bezinden yapılma çantamın üstüne bir güvercin ayağı çizmiştim, daha önce çizdiğim şekillerle birlikte çantanın önünde ve arkasında nerdeyse hiç yer kalmamıştı, güvercin ayağı bugün ilk kez insan içine çıkıyordu, heyecanlı mıydı acaba ?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Az önce bir tiyatro sahnesi gibi seyrettiğim meydana, kulisten giren ve seyircinin dikkatini çekmek isteyen bir vodvil oyuncusu gibi abartılı bir jest yaparak girdim, anıtın tam önüne geldiğimde sevgililerini bekleyen bir grubun önünde siyah sırmalı kaptan şapkamı yalan olmasın on onbeş metre havaya attım ve ellerimi dua eder gibi gökyüzüne kaldırarak şapkanın bana geri dönüşünü merakla gözledim, güzelim şapka tekrar eski yerini bulunca, bu sefer de envai çeşit çizimle bir sanat şahaserine dönmüş bez çantamı sağ omzumdan çıkarıp sol omzuma aktardım ki bunu yaparken kendi hızıma kendim de şaşırdım, yaptığım jestler yerini bulmuş meydan insanları açık sahnede yapılan bu tuhaflıkların, bu garip oyuncunun farkına varmışlardı, bir alkış bekledim kalabalıktan gelmedi, onun yerine bezgin duran, sevgilisini beklemekten canı çok sıkılmış, belli, kürdan gibi bir çocuk “iyi hareketti Amigo !” dedi, hiç de fena değil dedim başlangıç olarak, insan önce emekler sonra yürürdü, acemilik ustalığın ilk adımıydı, mavilerle yeşiller at meydanında yarışan antik ekiplerdi, alakasız görünen bir sürü şey aslında bir bütünü ortaya çıkaracak unsurlardı…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Pera’nın girişine geldiğimde şimdiki Duran Duran sandviçlerinin yerindeki ekmek fırınına    sırtlarına aldıkları un çuvallarını taşıyan hamalları hatırladım, bu adamların bilekleri kalın ve ayakları çıplaktı ve una bulandıkları için bembeyazdılar, ben Pera’da meraklı bir çocuktum, ama şimdi eski çamlar bardak olmuştu. Bir zamanlar kör bir gazetecinin önünde durduğu eczanenin vitrinindeki 25x25cm ebatlarındaki aynaya baktım bir an, o günün aynaya ilk bakışıydı, şaşırdım, sakalsız olduğumu bilmeme rağmen aynadaki yüzüm sakallıydı, önce yanlış gördüm zannettim ama hayır doğru görmüştüm bir zamanlar eskiden olduğu gibi hem kızıl hem de siyahtı sakallarım, sonra başımdaki siyah kaptan şapkasına takıldı gözlerim, az önce onu havaya atmış olmama rağmen, uzun zaman önce şapkamı kaybetmiş olduğumu hatırladım, o zaman ya şapkayı bulduğumdan habersizdim ya da bu ayna yalan söylüyor, hayatımın evrelerini anakronik bir şekilde  birleştiriyordu, aynanın benle kafa bulduğunu düşünürken, bir yandan şöyle düşündüm tüm bunlar oyuna ait, evinin penceresinden gördüğün sahneye ait, hoşuma gitti bilmem kaç yıl önceye gitmiştim sanki. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yalancı aynayı geride bırakıp Grand rue de Pera yani eski dilde cadde-i Kebir’in nehir gibi akan kalabalığına tam karışmak üzereydim ki birden omzumu yakalayan bir el beni yerime mıhladı, topuklarımın üstünde döndüm, adam redingot giyiyordu, kırmızı fesliydi, bıyıkları yukarı doğru burulmuştu, köstekli saatinin zinciri cepkeninden aşağıya sarkıyordu, adamın film setinden geldiğini düşündüm, “Şu gördüğün yerden şehre su taksim edilirdi” dedi  “Adına da Maksem” derler, bir süre oraya baktım suyun taksim edildiği yere, şaşırmıştım ama işi oluruna bırakacaktım, bir şey söylemek istedim ağzımdan “Şurası da Maksim Gazinosu’ydu” çıktı, sonra o hızla devam ettim “ama şimdi başka bir şey!” “Her şey değişiyor işte” “Ama görüyorum ki siz pek değişmemişsiniz!” diye konuyu adamın giyinişine getirmek istedim, adam güldü “Her şey kafamızın içinde” diyerek ayrıldı ordan. Anlam veremedim, bir süre arkasından baktım hayal görüyor olmalıydım ya da kafamın içinde birkaç tel kısa devre yapmıştı da ben farkında değildim, gidip bir yerlerde bir şeyler içmeli dedim kendime, sert bir içki içmeliydim, yürümeye başladım, eğleniyordum işte, aklım bana oyun oynuyordu, her şeyin mümkün olduğu bir kapıdan girmiş olmalıydım, ben de dümen suyuna gitmeye karar verdim, kendimi bıraktım, bir türkü tutturdum içimden, karşıma gelen ilk sokağa saptım, orda bildiğim bir meyhane vardı, meyhaneye giden yol Arnavut kaldırımı taşlarla döşeliydi, taşları sayar gibi sokağın içinde kayboldum…&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/490374398684419056-5555780054315679553?l=haliruhi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://haliruhi.blogspot.com/feeds/5555780054315679553/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=490374398684419056&amp;postID=5555780054315679553&amp;isPopup=true' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/490374398684419056/posts/default/5555780054315679553'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/490374398684419056/posts/default/5555780054315679553'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://haliruhi.blogspot.com/2010/03/aynal-sahne.html' title='Aynalı Sahne'/><author><name>Ruhi</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01185074946005153758</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://4.bp.blogspot.com/_1S4UiCFOhtc/S4V4BIyQxPI/AAAAAAAAAAM/w1RkyehfvC8/S220/Kopyas%C4%B1+charcaol.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_1S4UiCFOhtc/S5Ikp409G7I/AAAAAAAAACA/ituGjRNjsG8/s72-c/kandinsky1%5B1%5D.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-490374398684419056.post-5871694224937222214</id><published>2010-03-03T10:59:00.001+02:00</published><updated>2010-03-03T11:01:26.985+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='İstanbul'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='gezi'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='şehir'/><title type='text'>Şehr-i şehirde gezerken</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_1S4UiCFOhtc/S44lOfdNviI/AAAAAAAAAB4/tYOyuY3ZXGc/s1600-h/Xanahtar+kilisesi+010310+017.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 200px; height: 150px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_1S4UiCFOhtc/S44lOfdNviI/AAAAAAAAAB4/tYOyuY3ZXGc/s200/Xanahtar+kilisesi+010310+017.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5444329930429939234" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Lou Lou ayın son günü yirmi sekiz Şubat’ta telefonla arıyor ve yarın gidiyor muyuz diye soruyor “Nereye gidiyoruz ki ?” diye bu sefer ben soruyorum “Unuttun mu?” diyor ”Neyi unttum mu” diyorum aklıma hiçbir şey gelmiyor, “Yarın ayın biri” diyor “Eee!” diyorum “Eeesi var mı, yarın ayın biri kilisesine gidecektik unuttun mu” unutmuşum sömestre tatili bitmeden konuşmuştuk üstünden haftalar geçmiş haliyle unuturum, Nisanda gideriz yok Mayıs’ta gideriz gibi kıvırmaya çalıştıysam da hava güzel olursa bir Avrupa yakası turu olur aynı zamanda diye düşünerek ertesi gün için anahtar kilisesine gitmek üzere anlaşıyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Güneşli bir güne uyanıyorum, bu çok güzel, işe de gitmesem olur diyorum bugün, telefon açıyorum Avrupa yakasında bir tercüme işim var diyorum. İki yumurta ve kahveden oluşan kahvaltımı yapıyorum. Lou Lou ile Kadıköy vapur iskelesinde buluşacaktık, o zamana kadar biraz vakit olduğundan hafta sonu başladığım Yüz Yıllık Yalnızlığı okumaya başlıyorum; bir on beş sayfa ancak okuyorum, okuma hızım bu romanda yavaş ilerliyor, zaman zaman zihnimin başka şeylere kaydığını metinden uzaklaştığımı fark ediyorum ve farkına varınca gözlerimi tekrar kaçırdığım satırlara çeviriyorum, karakterler yer yer bir vodvil oyuncusu gibi ortaya çıkıyor, haykırıyor, bağırıyor, bir durumdan bir duruma hızla geçiyor, ironik cümleleri sindire sindire okuyorum, zaman mekan kavramını soyutlayan Yüz Yıllık Yalnızlığın sayfalarında ilerlemeye çalışıyorum, 100 sayfa civarında okumuş olmama rağmen hala aile fertlerinin adlarını karıştırıyorum, üç-dört Arcadio, üç-dört Aureliano ve sürekli ortaya çıkan yeni isimler arasında yolumu bulmaya çalışıyorum, belki de bu nedenle zihnim kayıyor başka şeylere, iyi ki başa soy ağacını koymuşlar, sık sık dönüp bakıyorum bu hangisi diye. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Dediğim gibi bir on beş sayfa okuduktan sonra,  hazırlanıp  yola çıkıyorum, yol boyunca farkına varmadan Lou Lou’yu düşündüğümün farkına varıyorum, Lou Lou kilisede elinde mumlarla, ben içerdeyim ya da dışardayım her ikisini de görüyorum. Eminönü’ne giden vapurun peşinde canım, güzelim martılar sanki güleç yüzleriyle gerçekten gülüyorlar mı ne, fır dönüyorlar havada pike yapıyorlar, “Martıların işi bu” diyor Lou Lou vapurları takip etmek, Martıların doğar doğmaz edindikleri bir iş var, biz insanlardan farklı, yaşamak onlara yetiyor…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eminönü’nün kosmopolit kalabalığı, işportacıların çığırtıları, Yeni Cami’nin anıtsal heybeti, Mısır Çarşısının egzotik renkleri arasında Küçük Pazar’a doğru yürüyoruz, Anahtar Kilisesi İMÇ bloklarının arkasında ama tam yerini bilmiyoruz, esnafa sora sora gidiyoruz, ilkin biraz çekingen soruyorum nedense, sonra bunun farkına varıp daha kendimden emin soruyorum, “Anahtar kilisesini” biliyor musunuz “Anahtarcı mı?” gülüyorum “Yok kilise!”  Küçükpazar’da eski cumbalı, ahşap evlerin fotoğrafını çekiyoruz ve fotoğraf çeke çeke kiliseyi buluyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kilisenin içinde mum dikenler ve papazın önünde dileklerini söyleyenler iki uzun kuyruk oluşturmuş durumda; içerde çok az sayıda erkek olduğu dikkatimi çekiyor, gelenlerin tamamı nerdeyse kadın, içerde ciddi bir kalabalık var. Lou Lou mumları dikiyor ve kendisinin ve İzmir’deki  arkadaşlarının dileklerini Evrenin yaratıcısına iletiyor, minik, altın suyuna batırılmış anahtarları alıyor ve çıkıyoruz, anahtarlardan bir tanesini bana veriyor, uğur getirsin diye bozuk para portföyümün içine koyuyorum, her bozuk para aldığımda elime bu anahtar gelecek ve Lou Lou gelecek aklıma…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İkindi ezanı okunurken, ezan Unkapanı civarında dört bir yanda eko yapıp yankılanırken, biz spontan bir kararla, hiç aklımızda olmamasına rağmen Piyeloti tepesine teleferikle çıkmayı kararlaştırıp, önce Zeyrek’ten, sonra Cibali’den geçip, ordaki ahşap evlerin fotoğrafını çekiyoruz,  bu arada Orhan Kemal’in  yaşadığı evin önünden geçiyoruz ve evin girişindeki plaketi okuyoruz Yazar Orhan Kemal 1954-1966 yılları arasında bu evde yaşamıştır, Orhan Kemal sokaktan ayrılıp Cibali Kapısına, 29 Mayıs 1453 yılında Bursa Subaşısı Cebe Ali Bey tarafından kırılan sur kapısından çıkıyoruz Haliçe’e ve sahilden yürüyerek Eyüp Sultan’ın içinden geçip teleferiğe ulaşıyoruz, kış nedeniyle paslanmış bacaklarımız hafiften sızlıyor, beş altı kilometre yürümüş olmalıyız&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Piyer Loti’den Haliç’e ve şehr-i şehre cam bardaktaki çayı yudumlayıp bir nevi kuş bakışı bakarken insan, ister istemez Fransız yazarı hatırlıyor, yazdığı Aziyade romanındaki kadını, o kadınla nasıl tanıştığını ve elbet 19 yüzyıl İstanbul’unu… Buraya kadar geldiğimize değiyor, manzara muhteşem…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Tekrar teleferiğe binip Piyer Loti tepesinden ayrılıyoruz, tepenin yamacındaki mezarlığın üstünden geçiyoruz ve taksiye binip Tünel’e geliyoruz, aklımızda akşam yemeği olarak Asmalımesçit’deki meşhur ciğerci var, gerçekten de lavaşıyla, yeşilliğiyle, ezme salatasıyla, ciğer ötesi bir ziyafete dönüşüyor bu durağımız,  sohbet ve çaylardan sonra çıkıyoruz. Pera’nın yılbaşı süsleri, ışıkları hala duruyor, aslında ışıkları kaldırmamış olmaları iyi olmuş ayrı bir hava veriyor… Pera’daki bir ayakkabıcıdan yarım bir bot alıyorum, kartımdaki para puan ayakkabıyı bedavaya getiriyor. Sonra Mc Donalds’da birer tane Sundae yiyoruz, ben çilekli Lou Lou Karemelli ve ordan az ilerdeki Akbank Sanatın karşı köşesindeki Bistroya oturuyoruz, masalar nerdeyse caddede bu nedenle burayı seviyorum, sanki caddede oturuyormuşuz gibi, birer tane şekerli kahve söylüyoruz ve hemen karşıdaki Akbank’ın 6.cı kısa film afişini farkedip fırlıyorum ve iki tane davetiyeyle dönüyorum,  kırk beş dakika sonra başlayacak kısa film festivalin ilk günüymüş, kahvelerimizi içip sinema salonuna geçiyoruz. Salon tamamen dolu, iki kişilik bir yer bulup oturuyoruz. Sırasıyla beş kısa film seyrediyoruz, Yezidi’ler üstüne hazırlanmış bir belgeseli ilginç, Güven Bana adlı kısa filmi hikaye ve teknik bakımdan başarılı, İçimizden biri adlı eşcinsel hayatları anlatan ve  halkın bu konuda  görüşlerini de yansıtan kısa filmi toplumsal mesaj bakımından kayda değer ve Başarılı buluyoruz ve dışarı çıkıp Atatürk Kültür Merkezine doğru yürümeye başlıyoruz ve sarı minibüslere binip Anadolu yakasındaki evlerimize doğru yola çıkıyoruz, trafiğin olmadığı bu saatte hızla köprüyü geçip evlerimize varıyoruz ve spontan gelişen bir şehir turunu keyifle tamamlamış olmanın hazzıyla küçük minik anahtara bakıyorum ve yaşadığımız günü düşünmeye başlıyorum, ilk satırı yazmak için…&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/490374398684419056-5871694224937222214?l=haliruhi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://haliruhi.blogspot.com/feeds/5871694224937222214/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=490374398684419056&amp;postID=5871694224937222214&amp;isPopup=true' title='3 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/490374398684419056/posts/default/5871694224937222214'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/490374398684419056/posts/default/5871694224937222214'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://haliruhi.blogspot.com/2010/03/sehr-i-sehirde-gezerken.html' title='Şehr-i şehirde gezerken'/><author><name>Ruhi</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01185074946005153758</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://4.bp.blogspot.com/_1S4UiCFOhtc/S4V4BIyQxPI/AAAAAAAAAAM/w1RkyehfvC8/S220/Kopyas%C4%B1+charcaol.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_1S4UiCFOhtc/S44lOfdNviI/AAAAAAAAAB4/tYOyuY3ZXGc/s72-c/Xanahtar+kilisesi+010310+017.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>3</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-490374398684419056.post-3211136686970712506</id><published>2010-02-28T10:25:00.003+02:00</published><updated>2010-02-28T10:29:31.609+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Sinema'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Avatar'/><title type='text'>Avatar</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_1S4UiCFOhtc/S4opClfr77I/AAAAAAAAABg/abGVWec0tpU/s1600-h/avatar+tree+of+souls.jpg"&gt;&lt;img style="cursor:pointer; cursor:hand;width: 200px; height: 112px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_1S4UiCFOhtc/S4opClfr77I/AAAAAAAAABg/abGVWec0tpU/s200/avatar+tree+of+souls.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5443208224032157618" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_1S4UiCFOhtc/S4oo42FEXnI/AAAAAAAAABY/bx8EepMa-6s/s1600-h/Avatar-Film-Posteri%5B1%5D.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 135px; height: 200px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_1S4UiCFOhtc/S4oo42FEXnI/AAAAAAAAABY/bx8EepMa-6s/s200/Avatar-Film-Posteri%5B1%5D.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5443208056685223538" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Jake Eywa has heard you!” Eywa seni duydu ve Toruk Makto savaşı kazandı Jake ! &lt;br /&gt;Avatar ne zaman vizyona girdi bilmiyorum ama sanırım epey oluyor ve ben genellikle yaptığım gibi çok reklamı yapılan filmlere, kitaplara uyguladığım standart yaklaşımı sergileyip zamanında gitmiyorum, gidemiyorum nedense, oysa Titanik’in yönetmeni James Cameron’un yazıp yönettiği bu film vizyona girer girmez programıma almam gerekirdi. Filmi aklıma ilk düşüren Lou Lou oldu bir on gün önce, ama pek etkili değildi çünkü o da seyretmemişti, oysa bu hafta Sera’ya gittiğimde filmi bana öyle bir anlattı bir de üstüne Laptop’ta açıp fragmanını gösterdi ki Avatar bir anda görüş açıma girdi, netleşti, yapılacaklar listesinde ilk sıraya yerleşti, Sera’nın sayesinde cumartesi günü Lou Lou ile Avatar’a gidilecek ! &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Natilius alışveriş merkezindeki sinemalarda film seyretmekten keyif alırım, bir de gözlük veriyorlar, 3d seyredeceğimiz için, boyut boyut üstüne ilk önce göz hemen alışmıyor ama bir süre sonra farkına bile varılmıyor, gözlük bile unutuluyor. Filmin destansı yanı, görüntülerin muhteşemliği, konunun ilginçliği daha ilk yarıda filmin içine çekti, ikinci yarıdaki duygusal derinliğe ve savaş sahnelerinin aksiyoner hızı da eklenince film tam bir görsel şölene dönüştü, bazı sahneleri son derece duygusal buldum, tree of souls – ruhlar ağacı-, tree of voices – sesler ağacı- bu kutsal ağaçların anlatıldığı bölümler ki, öyle ki bir bilim kurgu filmi izlediğimi dahi unuttum, duygusal bir derinliğe girdim…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2154 yılında geçen filmin en etkileyici sahnelerinden biri Jake’nin kabileye kabul sınavlarından biri olan kanatlı ejdere – filmdeki adı leonopteryx - sahip olmak için verdiği mücadele ve o sahnede ki diyaloglardı;  Jake bir sürü çılgın ejder arasında hangisini seçeceğini sorar,  Neytiri cevap verir “o seni seçecek!” Jake sorar “Nasıl?” Neytiri cevap verir “Seni öldürmek isteyecek !”  Seni öldürmek isteyecek kadar senden rahatsız olan, senin varlığının farkında olan düşmanın senin dostun da olabilir ve şartlar her zaman değişebilir, düşmanın dosta dönüşebilir hatta sevgili olabilir, filmin başında  Neytiri nerdeyse Jake’i okuyla öldürecekti, ama evren ona bir işaret yolladı, kutsal gördüğü bir bitki okun gideceği yönde çıktı ve Neytiri bunu bir işaret sayıp öldürmekten vazgeçti, sonra öldürmek istediği yabancı sevgilisi oldu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu arada Albay Miles’dan yani filmin kötü adamından Pandora gezegeninindeki yaşamı kökünden kurutmaya kalkışan ordunun başındaki adamdan söz etmeden olmaz, unutulmaz bir kötü adam karakteri çizer Stephen Lang bu rolde, son derece başarılı, inandırıcı, dokuz canlı, bir türlü pes etmeyen, tam bitti derken yeniden ayakta, ama finalde hak ettiğini buluyor, mutlu son, son derece güçlü silahlar karşısında inancın zaferi, destansı  bir final…. Jake Eywa has heard you ! Toruk Makto kazandı Jake ! Filmden sonra İskender yediğimiz HD’de ben ara ara Toruk Macto derken Lou Lou bendeki çocuğa baktı, sanki Avatar’ın içine girmişim de, orda kalmışım gibi, teknolojik destanın etkisi geçmesin diye gerçeğe dönmemek için tekrar tekrar Toruk Makto… One life ends, another begins… Detaylı bilgi için http://james-camerons-avatar.wikia.com/wiki/Avatar_Wiki&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son olarak, konu dışı iki şey gelmişti aklıma filmi seyrederken, onun dışında tamamıyla filme bağlandım, birincisi Tom Cruise’un Son Samurai filminin final sahnesindeki atların mitralyözlerin üstüne dolu dizgin koşması, bir intihar hücumuydu bu bir tür harakiri, ama Avatar finali Son Samurai gibi bitirmedi, mutlu sonla bitirdi. İkincisi, adını bile hatırlayamadığım bir on yıl önce sinemada seyrettiğim bir bilgisayar oyunu üstüne çekilmiş bir film ki, bir kablonun bir ucu bilgisayara bağlanır öteki ucu oyunu oynayacak oyuncunun bel hizasında açılmış bir porta bağlanır ve bilgisayar oyununun içinde ne varsa savaş sahnesi, tecavüz, cinayet ve diğer aksiyoner sahneleri oyuncu bire bir canlıymış gibi yaşar, oturduğu yerden, odanın içinden bağlanır, bilgisayar oyun teknolojisi üstüne çekilmiş fantastik felsefi derinliği olan güzel bir filmdi ve ben filmin adını bir türlü hatırlayamadım ve hala da hatırlayabilmiş değilim, sanırım film bir kez televizyonda da gösterilmişti. Belki bir gün karşıma çıkar, hatırlasam iyi olur, hatırlayabilir miyim ? Yok mu bir bilen, ey Sevgili Okur, yoksa, yoksa ne çatlar mısın ? Ha Ha Ha, kimbilir, yok çatlamam, çatlamam !&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/490374398684419056-3211136686970712506?l=haliruhi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://haliruhi.blogspot.com/feeds/3211136686970712506/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=490374398684419056&amp;postID=3211136686970712506&amp;isPopup=true' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/490374398684419056/posts/default/3211136686970712506'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/490374398684419056/posts/default/3211136686970712506'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://haliruhi.blogspot.com/2010/02/avatar.html' title='Avatar'/><author><name>Ruhi</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01185074946005153758</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://4.bp.blogspot.com/_1S4UiCFOhtc/S4V4BIyQxPI/AAAAAAAAAAM/w1RkyehfvC8/S220/Kopyas%C4%B1+charcaol.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_1S4UiCFOhtc/S4opClfr77I/AAAAAAAAABg/abGVWec0tpU/s72-c/avatar+tree+of+souls.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-490374398684419056.post-5704846539097145461</id><published>2010-02-27T09:40:00.000+02:00</published><updated>2010-02-27T09:43:27.849+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='edebiyat'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='kitap'/><title type='text'>Yaşlılığın Hoş Çılgınlıkları</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_1S4UiCFOhtc/S4jNE_C7WiI/AAAAAAAAABQ/f7lBGQnM_L4/s1600-h/bukowski.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 130px; height: 200px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_1S4UiCFOhtc/S4jNE_C7WiI/AAAAAAAAABQ/f7lBGQnM_L4/s200/bukowski.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5442825635204127266" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Bel Libros benim için bir kitapçıdan fazla bir şeydir, orda yalnız aradığım kitapları değil aramadığım kitapları da bulurum, bir tür oyun gibi, mesela sağdaki rafın üçüncü gözünde bir yazarın bir kitabı varsa aynı yazarın aynı kitabı soldaki rafın beşinci gözünde de olabilir, düzen kelimesine yabancı bir ortam, karışıktır burası, yığınlar, yığınlar kitap yığınları ve orda eşelenmek, gözlerimi kitap sırtlarında, kapaklarında gezdirmek tuhaf bir haz verir bana. Bu hafta ikinci gidişimde aldığım kitaplar şöyle , Italo Calvino'dan Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu ve Palomar, Jerzy Kosinski'den Çelik Bilye, Francoise Giroud ve Bernard-Henry Levy'nin Kadınlar ve Erkekler üstüne yazılmış söyleşi kitabını ki bunu Sera'ya hediye olarak aldım, beş çayına davetli olduğumdan Le Cafe'den aldığım elmalı paylar ve kitap elimde, Sera'nın hazırladığı kaşarlı simitler, kakaolu portakallı kek ve demlenmiş çay beni beklerken içeri girdim, Sera görmeyeli daha bir güzelleşmiş, bir on kilo vermiş, aşkın güzel, iyileştirici yanına iyi bir örnek... Sohbet koyuydu her zaman olduğu gibi; sevgilisinin şiirlerini kitap haline dönüştürmüş iyi de yapmış şimdi kitaplı iki şair oldular, bir de Şinasi'den Şair Evlenmesi olur mu, olursa şiire devam ederler mi bilmem...&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Bir de Yüz Yıllık Yalnızlık Marquez'in yüz senedir beni oku diye çağırdığı kitabını almıştım Bel Libros'tan onu unuttum, Marquez'in Benim Hüzünlü Orospularım'ı okumuştum, pis bir moruğun erotizmine göndermeler yapan bu kitabı zevkle okumuştum, bu arada kitabın İspanyolca orjinal adına bayılmıştım, mısra gibiydi, MEMORIA DE MIS PUTAS TRISTES of aman of!...  Yaşlı erkek, artık moruklamış bir erkek ve cinsellik, kaç yaşında olursa olsun cinsellik sürüyor, fişek aynı fişek olmasa da fişek sonuçta, patlayabilir...  &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Geçenlerde seyrettiğim Bethoven'i Anlamak adlı filimde Bethoven yardımcısına, notalarını temize çeken Anna'ya -ki tam bir müzik delisi bir konservatuar öğrencisidir- kendini yıkamasını emreder, anlaşma harici bir istek, Anna ürkek, çekingen ama giderek zevk de alır yıkarken, ben öyle gördüm, cinsellik yoktur bu sahnede varsa da daha çok Bethoven'in bilinç akışında vardır, hayalinde, bir ara gözlerini de kapamıştır tastan dökülen su çıplak bedeninde süzülürken; bu sahneden Paul Auster'in Yazı Odasında Yolculuklar'ına yumuşak bir geçiş yapmak mümkün gibi görünür, orda da pis bir moruk vardır, roman böyle başlar, yaşlı adam hafızasını kaybetmiştir, kadın bakıcı odaya girer, aaa! ne tesadüf bu da Anna'dır ki, tersinden okursak yine Anna olur, ama soyadı Blume'dir yani Anna Blume ki o Son Şeyler Ülkesinde'n Yazı Odasında Yolculuklar'a sıçramış bir roman karakteridir ve hafızasını kaybetmiş yaşlı adamla ki Anna Blume'ı yaratan adamdır konuşmaya başlar, sonra Anna Blume yaşlı adamı tıpkı Bethoven'in Anna'sı gibi yıkar, ama burda cinsellik vardır, önce yıkar sonra eline alır ve yaşlı adamı boşaltır... &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Yazı Odasında Yolculuklar'ı okurken Paul Auster'in eğer bir gün hafızamı kaybetsem nasıl olurdu diye düşünerek kitabı yazdığını düşündüm desem elbet bir tahmin olur ama olsun böyle diyorum bir tahmin işte. Yaşlı adamın hafızası yavaş yavaş yerine gelir,  bir takım isimler hatırlar ki bunlar daha önce yazmış olduğu roman karekterlerinin ismidir; bir bir ortaya çıkarlar az önce gördük Anna Blume çıkmıştı, sonra Ay Sarayın'dan Marco Fogg ki Paul Auster'in romanlarındaki en kaderci ve nihilist karakterdir, Leviathan'dan ilkin roman yazarı sonradan bombacı Benjamin Sachs gelir, onu Yanılsamalar'dan Profesör David Zimmer takip eder, Kilitli Oda'dan kayıp yazar Fanshawe çıkagelir, en son yaşlı adamın ilk ve en has adamı Cam Kent'ten Daniel Quinn arzı-ı endam eder, hepsi geçmişin hayaletleridir; Quinn der ki Hey adamım beni tanımadın mı, Quinn ile yaşlı adamın karşılaşması duygusaldır; gerçekten de Cam Kent - Quinn, Paul Auster'in kendi adıyla yayınlattığı ilk romanıdır -- bu roman yayınlanmadan beş yıl önce 1982'de Paul Auster  Köşeye Kıstırmak adlı -orjinali Squeeze Play- bir polisiye romanı Paul Benjamin takma adıyla yayınlar, kitap yayınlanmadan önce uzun zaman yayınevlerinden geri çevrilmişti, Auster sevenler için, diğer kitaplarını okuyanlar için Auster nasıl bir dedektif romanı yazmış diye merak edenler için okumak ilginç olabilir, Auster'in erken yazarlık dönemine bir bakış... Auster ilk beş desem Ay Sarayı, Son Şeyler Ülkesinde, Leviathan, Kehanet Gecesi, Yazı Odasında Yolculuklar şeklinde olur da New york Üçlemesi'de ayrı bir tat vermişti o da ayrı...&lt;br /&gt;Yeri gelmişken Cam Kent'in ilk kıvılcımı nasıl çakmış ona bakalım, gerçek hayatta Paul Auster'e yanlış gelen iki telefon üzerine yazılır, bunu da Kırmızı Defter'de açıklar P.A. ayrıca bkz : http://www.metiskitap.com/Scripts/Catalog/Text.asp?ID=8973&amp;BGID=6&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sevgili Okur, sonra Bukowski var bu yazının başlangıcına geri geri sıçrarsak, şu pis moruğun hikayesine canım, onu ilk kez Antalya civarında sahilde bir arkadaşımla güneşlenirken tanıdım, arkadaşım Izy iğrenç espirileri olan Almanya'da doğmuş bir çocuktu ve elindeki kitap Almanca bir Bukowski'ydi ki henüz türkçeye çevrilmemişti o zamanlar, arkadaşım hemen bir kaç paragraf çevirdi bana "vay" dedim "tam Türk okurun seveceği bir yazar" sevildi de şimdi kitapçı raflarındaki onlarca kitabına bakarsan, o sahilde güneşlendiğimiz günden tam bir yıl sonra ilk kitabı Kasabanın En Güzel Kızı yayınlandı, okuduğum ilk kitabıdır, epey zaman sevgilime bu adla seslendim, Kasabanı En Güzel Kızı Bukowski'nin seçme öykülerinden oluşur, kolay okunan, eğlencelik ama derinliği olan öykülerdir bunlar, rahat okunması Bukowski'nin yazıyı konuşur gibi yazmasından gelir, bu öyküler arasında özellikle 15 cm en sevdiğim öyküsüdür ki ne zaman bu eğlenceli fantastik bir kurguyu okusam gerçekten oluyor mu hissine kapılırım. Sonra Henry Miller var yıllanmış şaraplardan,  Nexus- Sexus ve Black Spring, Cinsellik Dünyam, Insomnia -Uykusuzluk kitaplarıyla bildiğim, okuduğum, Miller hayatını adım adım yazıya dönüştürmüştür, sanırım o kadar kerhaneleri ve sokakları yaşamıştır ki kurmaya hayal kurmaya gerek duymadan yazmıştır, yaşadığını yazmıştır, burda sözü Henry Miller'e bırakalım ve noktayı koyalım : " Yazar olarak özel bir kişiyim, salt yaşantımı yazmaya karar verdim ve bu kararımdan hiç ayrılmadım. Yaşantımı hem daha kolay hem de daha gerçek olduğu için yazdım. Çünkü yaşantım hayal edebileceğim her şeyden daha gerçek ve benim açımdan önemli olduğu için hayal ürünü kişiler ve olaylar aramaya gerek duymadım".&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/490374398684419056-5704846539097145461?l=haliruhi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://haliruhi.blogspot.com/feeds/5704846539097145461/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=490374398684419056&amp;postID=5704846539097145461&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/490374398684419056/posts/default/5704846539097145461'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/490374398684419056/posts/default/5704846539097145461'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://haliruhi.blogspot.com/2010/02/yasllgn-hos-clgnlklar.html' title='Yaşlılığın Hoş Çılgınlıkları'/><author><name>Ruhi</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01185074946005153758</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://4.bp.blogspot.com/_1S4UiCFOhtc/S4V4BIyQxPI/AAAAAAAAAAM/w1RkyehfvC8/S220/Kopyas%C4%B1+charcaol.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_1S4UiCFOhtc/S4jNE_C7WiI/AAAAAAAAABQ/f7lBGQnM_L4/s72-c/bukowski.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-490374398684419056.post-9183395810312619373</id><published>2010-02-25T22:27:00.001+02:00</published><updated>2010-02-25T22:32:53.069+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Sinema'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='kitap'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='yabancı dil'/><title type='text'>All About Steve</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_1S4UiCFOhtc/S4beSIC74KI/AAAAAAAAABI/GDrdsWJeMMk/s1600-h/all_about_steve%5B1%5D.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 135px; height: 200px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_1S4UiCFOhtc/S4beSIC74KI/AAAAAAAAABI/GDrdsWJeMMk/s200/all_about_steve%5B1%5D.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5442281602702631074" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Hayat bir bulmacadır... Sağdan sola yukardan aşağıya... Mary Horowitz yani Sandra Bullock All About Steve adlı filmde biraz çatlak ama bir o kadar da sevimli bir bulmaca yazarıdır; çatlakların hepsi bu kadar sevimli olur mu bilmem ama son zamanlarda gördüğüm en sevimli sinema karakteriydi... Mary bir gün Steve ile tanışır ve hayatı o günden itibaren tam bir koşturmacaya dönüşür, Steve bir TV kameramanı olduğundan çat orda çat burda haber peşinde USA kasabalarında koşmak durumunda olduğundan, Mary kızımız da peşi sıra arz-ı endam eyler, güzel de eyler Steve'i bıktırana çok bi fena tırstırana kadar, Steve peruk bile takar tanınmamak için ama kafasına Stev'i takmış Horowitz ki bu soyat filimde çokca geçer Mary Horowitz sonunda büyük bir çukura düşer, ilahi adalet sen bu kadar çatlaksan ve birinde bu denli ısrar ediyorsan sonunda yerin dibinde bulursun kendini ve çukurun dibinde kurtarılmayı bekleyen Mary orda bile Horowitz soyadını kullanır, çenesi hiç durmaz, sonunda kurtarılır çukurdan ve Steve'in kendine göre olmadığını idrak eder sonunda, heyhat, en duygulu andır kamera Stev ve Mary'nin yüzüne odaklanır gözlerdeki duyguyu yakalar, elveda iyi bir arkadaş olabiliriz hepsi bu ve biz bu ısrarlı takipten son derece güzel bir film çıktığını düşünürüz filmin sonunda... Sandra Bullock ve Bradley Cooper ( Steve ) iyi de yaparlar, bize hoş vakit geçirtirler, Sandra hastasıyım... &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Lou Lou ile seyrettiğimiz bu filimden sonra, ben CNBC-E yi açtım orda Slwia Plath'ın hayatını konu alan bir film oynuyordu, Gwyneth Paltrow'un oynadığı bu filmi daha önce sinemada seyretmiştim, Lou Lou mutfaktaydı ve ona yüksek sesle filmin konusundan bahsettim, Silwia'nın sonunda intihar ettiğini söyledim, o da bir ara düdüklüye koyduğu tavuğu bırakıp içeri geldi, sanatçılar intihar ediyorlar dedi, o zaman düşündüm bir bir intihar edenleri, Nilgün Marmarayı, Cesare Pavese'yi, Ernest Hemingway'i, Jack London'u ki Martin Eden'de kitabın son sayfasında denizin derinliklerine bırakır kendini bu bağlamda Martin Eden Jack London'un ölümünü dahi gördüğü en otobiyografik eseridir, bir şey var sanata kendini adamış insanlarda bir eşik var o eşikte hayat anlamını yitiriyor, kurmaca dünya artık yetmiyor ve gerçek hayat dayanılmaz geliyor, o nokta cinnet mi, ölümü yapıtlarında işleyip işleyip ölümün sıradanlaşması ama bir o kadar da merak edilesi bir şey olması mı, bilmiyorum, bilemiyorum...   &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Sonra ne oldu da öyle söyledi hatırlamıyorum, "Şibumi iyi romandır" dedi Lou Lou, niye dedi neden dedi bilmiyorum o sırada Silvia ve şair kocası Ted Hughes fena halde kavga ediyorlardı ki yürek parçalayıcıydı belki aklım ekranda olduğundan Lou Lou'nun neden Şibumi dediğini yakalayamadım, ama ona döndüm ve "sen de var mı o kitap" dedim "var" dedi "o zaman ver bana okuyup getireyim" dedim "getireceksin ama", "söz söz getireceğim", anlaştık, kitapta ana karakter Bask dilini öğreniyormuş, bir de yedi dil sanırım konuşuyormuş, çok dil bilen bir karakterle tanışmak eğlenceli olacak, aklımdan İtalyanca'mı ya da Rusça'mı ilerletmek ya da hiç bilmediğim bir dilde mesela İnebahtı Çolağı kültür merkezinde bir İspanyolca kursuna katılmak geçiyor bazen ve neden olmasın diyorum, olur mu olur, zamanını bekliyor sanırım, bir gün ver elini Taksim, sonra yollarda Taksim - Anadolu yakası arası, burası biraz düşündürücü ama böyle işte... &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Rusça'da ilk öğrendiğim kelime Spasibo'ydu dışarda hava artı kırk dereceyken biz pahalı bir restauranta öğle yemeğindeydik, garson kız sarışın ve mavi gözlüydü ve güleç yüzlüydü, işte o ilk kelimeyi ondan öğrendim, üstüne basa basa heceleye heceleye spa-si-bo spa-si-bo egzotik bir diyara gelmiş bir batılı kaşif gibi yeni öğrendiğim bu kelimeyi sindire sindire kullanırken önümde açılan yeni bir kapıdan girdiğimin farkındaydım geniş bir cümle alemin açıldığını duydum, beni zorluyan bir dil oldu Rusça, ama bir o kadar da gizemli ve çekici, dilim bazı kelimelere zor dönüyormuş bunun önemi yok önemli olan işi pratiğe dökmek, yeni bir dilde yürümek ya da yeni bir dilde düşünmekti, hatta yeni bir dilde aşık olmak ki filmin en heyyecanlı yeri burası...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/490374398684419056-9183395810312619373?l=haliruhi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://haliruhi.blogspot.com/feeds/9183395810312619373/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=490374398684419056&amp;postID=9183395810312619373&amp;isPopup=true' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/490374398684419056/posts/default/9183395810312619373'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/490374398684419056/posts/default/9183395810312619373'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://haliruhi.blogspot.com/2010/02/all-about-steve.html' title='All About Steve'/><author><name>Ruhi</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01185074946005153758</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://4.bp.blogspot.com/_1S4UiCFOhtc/S4V4BIyQxPI/AAAAAAAAAAM/w1RkyehfvC8/S220/Kopyas%C4%B1+charcaol.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_1S4UiCFOhtc/S4beSIC74KI/AAAAAAAAABI/GDrdsWJeMMk/s72-c/all_about_steve%5B1%5D.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-490374398684419056.post-5556433168207588860</id><published>2010-02-24T22:33:00.000+02:00</published><updated>2010-02-24T22:48:28.183+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='edebiyat'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='kitap'/><title type='text'>Aldığım Kitaplardan</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_1S4UiCFOhtc/S4WQgBHfEoI/AAAAAAAAAAw/bY6sz1gCBxk/s1600-h/Don-Quixote-Windmill%5B1%5D.gif"&gt;&lt;img style="float:right; margin:0 0 10px 10px;cursor:pointer; cursor:hand;width: 200px; height: 170px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_1S4UiCFOhtc/S4WQgBHfEoI/AAAAAAAAAAw/bY6sz1gCBxk/s200/Don-Quixote-Windmill%5B1%5D.gif" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5441914604477158018" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Bir başlangıç cümlesi düşünürken geçen hafta cumartesi Bel Libros’tan kaç kitap aldığımı düşünüyorum; neydi onlar, Can Yayınlarından Tahsin Yücel çevirisi Madam Bovary, Amfora’dan Don Kişot, Margarite Duras Sevgili ve Yazmak, Jerrzy Kosinski Boyalı Kuş ve Bir Yerde... Madam Bovary'i hafta sonu cumartesi ve Pazar günü sıkı bir okuma seansıyla okuyup bitiriyorum, 1856 yılında ilk kez basılmış bir roman, sadece bu yönüyle bile okunmayı hak ediyor, yazılan bir metnin yüz elli yıl sonraya kalması heyecan verici, kimbilir belki bir yüz elli yıl daha kalacak belki de daha çok... Roman yayınlandığında epey yaygara kopmuş, Flaubert kitabı ve kendini mahkemede savunmak zorunda kalmış, ahlak anlayışını zedeledi, mazallah genç kızlarımızın iffetine kötü örnek oldu, hanım hanımcık kocalarına bakmalı kızlarımız diye, ama bu tantana Flaubert'e yaramış bir yerde… 1856'da 'Revue de Paris' dergisinden tefrika edildikten sonra, 12 Nisan 1857'de kitap olarak yayımlanmış ve geniş bir okuyucu bulmuş, burdan da şu sonuca varırız kendini duyuran kitapları okuruz çoğunlukla, en azından kendini duyuran kitaplar aklımızın bir köşesinde kalır, zamanını bekler... Madam Bovary’e gelince kendini alışverişe kaptırmış tefecilerin kapısını aşındıran, kocasını hiç sevmeyen, hatta ondan iğrenen, kucaktan kucağa hoplayan köylü kabuğunu çatur çutur kırmaya çalışan isterik, gel gitli, bir kadındır, en çok da kızını dahi ayak bağı olarak görmesi karakteri hakkında fikir verir.&lt;br /&gt;Ama kocası doktor Charles romanda son derece silik bir karakterdir, duyguları var mı, duygulanır mı, coşku diye bir şey bilir mi bunları bilmeyiz, görmeyiz, Flaubert Emma'yı ne kadar hoppa bir karakter olarak çizdiyse Charles'i da o kadar pijamalı, evcimen, hırsı olmayan bir karakter olarak yaratmıştır, bu nedenle Charles'in büyüyen boynuzlarını göremeyişi okura isyan bayrağını çektirir, nasıl olur da göremez gibisinden, ama olmuyor işte görmüyor göremiyor, görse zaten hikaye olmuyor, Adnan Bey gibi bir görse Bihter’i Behlül’ü o zaman dizi bitiyor, roman olmuyor, neyse. Kitabın konusu bir kadının ihtirası üstüne şekillenmiştir, bir sonraki bölümde ne olacak diye merak etmeden okunur, kadının kendi mahvına koştuğu açıktır, bugün için şaşırtan okurun ayaklarını yerden kesen bir roman değildir de döneminde öyle olsa gerek, ana fikir aşırı ihtiras sonunda kendini mahveder ve Flaubert biraz daha acımasız davranmış çevresini de mahvetmiştir ki en çok da yüreğimi dağlayan bu olmuştur, dokundu resmen, kızdım, ama böyle işte yalnız romanda değil gerçek hayatta da olur böyle şeyler ve bugün içinde bulunduğumuz zamanda çokça oluyor, kredi kart mağdurları, banka kredilerini ödeyemeyenler, borç içinde yüzenler bugün çevremizde nereye baksan Madam Bovary'i görürüz.&lt;br /&gt;Sonra Don Kişot'a başladım, konusu çok bilindiğinden belki de, gözümüzün önüne hep o yeldeğirmenleri imgesi gelir, bilindiği kadar okunmamış bir romandır… Ama yaklaşık dört yüz yıl önce yazılmış bir kitap olarak, türünün ilk örneklerinden biri olarak İnebahtı Çolağı El Manço Lepanto Cervantes'in kitabı, Don Kişot'la ilgilenmek için yeterli bir sebep, bir de kitabı Cezayir'de hapishanede yazdığını düşündüğümde ordaki atmosferi hayal ettim, mum ışığında tüylü kalemle mürekkep hokkasıyla yazarken bir fare tıpır tıpır ayaklarının arasından geçer, ayışığı demir parmaklıklar arasında içeri düşer, sonra mumu biter ve yazmayı bırakır, gardiyan mum siparişine dudak büktüğünden yalnız gündüz yazar ama geceleri yazmaya, geceleri esinlenmeye alışık olduğundan İnebahtı Çolağı gündüz yazmaya zor alışır, alışana kadar uzun zaman hikayenin dışında fikir cimnastiği yapar, motoru ısıtır, sonra mumu getirir gardiyan ama o artık gündüz yazmaya alışmıştır. Cervantes meceracı bir kişiliktir ve gerçek hayatında sık sık bodoslama dalar serüvenlere, İnebahtı macerasına da bu nedenle dalar, ama hapishane sıkıcıdır, onun gibi biri bedenen olmazsa zihnen macera yaşamalıdır ve Don Kişot bu ruh halinde çıkar. Don Kişot gerçek dünyayı değiştirir, onu okuduğu romanlara dönüştürür, okuduğu şövalye romanlarına, beyni sulanmıştır, yeldeğirmenleri dev, tıraş tasını miğfer, koyun sürülerini atlı ordular olarak görür, İnebahtı Çolağı'da hücresinde Don Kişot'un terkisinde dört duvarın ötesine geçer, öyle dayanır esarete. Bir de Cervantes'in Kılıç Ali Paşa caminin duvarını Türklere esir düştüğünde ördüğü, inşaatında çalıştığı ve bir yaz sıcağında bu caminin avlusunda yüzümü yıkadığım gelir aklıma, gerçekten caminin duvarını örmüş müdür o da başka öyle bir söylenti var, belki de örmüştür, örmediyse bile şimdi her geçişimde ordan Don Kişot aklıma gelecek… Sonra set üstünde Fındıklı'dan yukarı bakacağım ve yukarda Orhan Pamuk'un evine yaslanmış Cihangir Cami'nin avlusundan boğazı seyretmek isteyeceğim, dik merdivenleri çıkmayı göze alıp yokuşu çıkacağım, ordan şehr-i şehrin kadim siluetine, Aya Sofya ve çevresine bakacağım ve dönüşü Taksim’den finüküler sistemle yapacağım sonra ver elini deniz otobüsüyle Bostancı…&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/490374398684419056-5556433168207588860?l=haliruhi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://haliruhi.blogspot.com/feeds/5556433168207588860/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=490374398684419056&amp;postID=5556433168207588860&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/490374398684419056/posts/default/5556433168207588860'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/490374398684419056/posts/default/5556433168207588860'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://haliruhi.blogspot.com/2010/02/aldgm-kitaplardan.html' title='Aldığım Kitaplardan'/><author><name>Ruhi</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01185074946005153758</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://4.bp.blogspot.com/_1S4UiCFOhtc/S4V4BIyQxPI/AAAAAAAAAAM/w1RkyehfvC8/S220/Kopyas%C4%B1+charcaol.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_1S4UiCFOhtc/S4WQgBHfEoI/AAAAAAAAAAw/bY6sz1gCBxk/s72-c/Don-Quixote-Windmill%5B1%5D.gif' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-490374398684419056.post-4993428391780776103</id><published>2010-02-24T21:20:00.000+02:00</published><updated>2010-02-24T21:21:47.200+02:00</updated><title type='text'>Burda başladı !</title><content type='html'>Blog diye bir okyanusta şişeler içinde yüzen mesajlar varken birkaç kelam bırakırım bu aleme diye düşünerek Merhaba diyorum, bundan sonrası sizindir sevgili Okur !&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/490374398684419056-4993428391780776103?l=haliruhi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://haliruhi.blogspot.com/feeds/4993428391780776103/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=490374398684419056&amp;postID=4993428391780776103&amp;isPopup=true' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/490374398684419056/posts/default/4993428391780776103'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/490374398684419056/posts/default/4993428391780776103'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://haliruhi.blogspot.com/2010/02/burda-baslad.html' title='Burda başladı !'/><author><name>Ruhi</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01185074946005153758</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://4.bp.blogspot.com/_1S4UiCFOhtc/S4V4BIyQxPI/AAAAAAAAAAM/w1RkyehfvC8/S220/Kopyas%C4%B1+charcaol.jpg'/></author><thr:total>2</thr:total></entry></feed>
